Dostukların bitmediği yer

Dostukların bitmediği yer

Lafta Ölçü Bilmeyen, Edebsizlikte Sınır Tanımaz.
 
AnasayfaTakvimGaleriAramaKayıt OlGiriş yap
Giriş yap
Kullanıcı Adı:
Şifre:
Beni hatırla: 
:: Şifremi unuttum
Kimler hatta?
Toplam 1 kullanıcı online :: 0 Kayıtlı, 0 Gizli ve 1 Misafir

Yok

Sitede bugüne kadar en çok 38 kişi Cuma Tem. 28, 2017 9:18 pm tarihinde online oldu.
En iyi yollayıcılar
selin
 
YaralıKalbim
 
@ARDA@
 
ValiBey
 
Aykız
 
Gizemli
 
Almina
 
TiRY@KiNiM
 
BiLgiN
 
En son konular
» Kadir Gecesine Özel Allah'ın Musa Aleyhisselama Buyurdukları
Paz Eyl. 29, 2013 1:24 am tarafından @ARDA@

» Kalbimizdeki ne ise, biz oyuz aslında…
Paz Eyl. 29, 2013 1:21 am tarafından @ARDA@

» Herşeyi bilmek iyi mi?
Paz Eyl. 29, 2013 1:18 am tarafından @ARDA@

» Haram Olan Şeyler İle Tedâvî Ve Şifâ Olur mu
Paz Eyl. 29, 2013 1:16 am tarafından @ARDA@

» Bir İtirazın Varsa Dışa Vur
Paz Eyl. 29, 2013 1:13 am tarafından @ARDA@

» İnşirah Suresi 5 ve 6. Ayet
Paz Eyl. 29, 2013 1:11 am tarafından @ARDA@

» Kalem Suresi 1.Ayet - Resimli
Paz Eyl. 29, 2013 1:10 am tarafından @ARDA@

» Kul hakları
Paz Eyl. 29, 2013 1:09 am tarafından @ARDA@

» Kalbinizdeki Niyetlerinize Bakarım
Paz Eyl. 29, 2013 1:06 am tarafından @ARDA@

» KURAN'I KERİM TÜM SURELER MP3 DOWNLOAD
Paz Eyl. 29, 2013 1:03 am tarafından @ARDA@

» Kur'an'da Geçen Peygamberler
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:25 pm tarafından Almina

» İman Duası
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:09 pm tarafından Almina

» İşyerinin Bereketi ve Rızık Genişliği için Dua
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:06 pm tarafından Almina

» Bir Demet Dua
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:04 pm tarafından Almina

» Medine’deki Son Hutbe
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:02 pm tarafından Almina

» Kur'ana Göre Yaratılış ve Evrim
C.tesi Eyl. 28, 2013 11:00 pm tarafından Almina


Paylaş | 
 

 Kul hakları

Aşağa gitmek 
YazarMesaj
@ARDA@
Co AdminCo Admin
avatar

Deliyim
Mesaj Sayısı : 26
Tecrübe Puanı : 70
Teşekkür : 0
Kayıt tarihi : 28/09/13

MesajKonu: Kul hakları    Paz Eyl. 29, 2013 1:07 am

Kul hakları

Rabbimiz, cem olmamızı, bir arada, bir olmamızı, dökülmüş kurşun gibi birbirinde erimiş olmamızı istiyor.

O, bizi yaratıp yalnız başımıza bırakmadı. Kendi kuytularımıza
savrulmamızı istemedi. Bizi kardeş ilan etti. Bir arada, yanyana , diz
dize yaşamamız için. Ve mahşer günü hep birlikte huzuruma çıkacaksınız
dedi.

Müminler kardeştir. Bunu inkâr Hakk'ı inkârdır. Kabul edip, kardeşlik
hukukunu göz ardı etmek ise hem şerre hizmet, hem bizleri kardeş ilan
edene büyük saygısızlıktır.

İslâm bize kardeşlik hukuku başta, bütün haklara uymayı hatırlatır. O
kadar ki, son seslenişinde, Veda Hutbesi'nde, Hz . Peygamber s.a.v.
Efendimiz, bugünkü halimizi görüyor gibi haklar konusunda bizi uyarır.

Bu din yalnızca ferdin Rabbiyle irtibatını değil, diğer bütün yaradılmışlarla irtibatını da önemser.



HAK VE SORUMLULUK ÇİZGİSİ

Ocak sayımızda Hak-Batıl konusunu işlerken şöyle demiştik: �Hak, Cenab-ı
Hakk'ın gerek Kur'an, gerekse Efendimiz s.a.v. vasıtasıyla bizi
varlığından haberdar ettiği, bizi teşvik ettiği ve bize emrettiği her
şeydir.�

Aynı zemin üzerinde yürüyüşümüzü devam ettirecek olursak şu temel
gerçekle yüzyüze geliriz: İnsanoğlu açısından var oluş ile �mükellef�
oluş, birbirinden ayrılmaz iki hakikattir.

İnsan akıllı ve iradeli bir varlık olarak yaratılmış, bunun sonucu
olarak da başka varlıkların yüklenmediği �emanet�i (mükellefiyet)
yüklenmeyi kabul etmiştir. �Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif
ettik; onlar onu yüklenmekten çekindi, korkuya düştü ve onu insan
yüklendi.� ( Ahzab, 72)

Sorumluluklar: Yük mü, onur mu?

Bunun anlamı şudur: İnsan, kendisini var eden ilâhi kudretin kendisine
teklif ettiği emaneti yüklenmeyi kabul etmekle, hayatını belli bir
istikamet doğrultusunda yaşamayı taahhüt etmiş bir varlıktır.

Burada hemen belirtelim ki, bu teklif, günümüzde �din�e şaşı gözle bakan
bazı çevrelerin algıladığı gibi, insanı dar ve katı kalıplar içinde
kalmaya mahkûm eden bir �yük� değil, insanı diğer varlıklardan üstün
kılan �değerler� toplamıdır.

İnsan bu taahhüdünü yerine getirdiği oranda kendi değerini artırmakta,
seviyesini yükseltmektedir. Bundan kaçındığı zaman ise hem kendi
değerini ve seviyesini yitirmekte, hem de buna bağlı olarak bireysel ve
sosyal bir yığın problemin kaynağı haline gelmektedir. Günümüzde
�gelişmiş� denen toplumların yaşadığı yığınla problem bu gerçeğin en
pratik isbatıdır.

İnsanı insan yapan bu � değerler�i iman, amel ve ahlâk olarak üç ana
başlık altında topluyoruz. Bu sayıda üzerinde duracağımız kul hakkı,
�amel� başlığı altında ele aldığımız pek çok husustan biridir.
Müslümanın , yaratıcısına, çevresine ve kendisine karşı temel görevinin �
ihkak-ı hak ve ibtal-i batıl� (hakkı ikame etmek ve batılı ortadan
kaldırmak) olduğunu düşündüğümüzde, hakka riayetin ihmal edilmesi
durumunda, doğrudan doğruya � ibtal -i hak� olgusunun gündeme geleceğini
kestirmek zor değildir. Bir hakkın iptali ise, onun yerine bir batılın
ihkakı demek olacaktır. O halde ikame edilmesi gereken hakların neler
olduğunu kısaca görelim:

Allah'ın hakkı ve kulun hakkı

Mümin için hayatı anlamlı kılan en önemli unsur şüphesiz ki �iman�dır.
Yani inanılması gereken hususlara gerektiği gibi inanmak. Bunun ardından
�amel�in geldiğini biliyoruz. Amel kelimesi bir bakıma riayet edilmesi
gereken birtakım hukukları anlatmaktadır. İslâm alimleri bu hukukları
dört başlık altında toplamıştır ki, hayatımız boyunca yaptığımız veya
ihmal ettiğimiz her türlü amel, iyi veya kötü bütün davranışlarımız, bu
hukukların çerçevesi içindedir:

Hukukullah: Kelime anlamı itibariyle Allah Tealâ'nın hukuku demektir.
Hukukullah'ı oluşturan unsurların başında, O'na layıkı veçhile iman
etmek ve küfürden/şirkten sakınmak gelir.

Burada �hukuk� kelimesiyle anlatılan hususların Allah Tealâ'ya izafe
edilmesi, Yüce Yaratıcı'nın herhangi bir haktan istifade ettiği
anlamında değildir. Bu sahayı oluşturan yükümlülükler sadece Allah Tealâ
için yerine getirildiği içindir. Mesela içinde hiçbir şek-şüphe gölgesi
taşımayan iman yalnız O'nun içindir. Aynı şekilde namazı yalnız O'nun
rızası için kılar, hacca yalnız O'nun hoşnutluğuna ulaşmak için gideriz.
Kısacası kendisine şirk koşmadan iman ve ibadet edilmeye hak sahibi
olan yalnız Yüce Allah olduğu için, iman ve ibadetleri hukukullah olarak
değerlendiriyoruz.

Her ne kadar oruç, zekât gibi bir takım ibadetlerin, �hukuku'l-ibad� ile
ilgili boyutları mevcut ise de, bunları sadece bu sınıfta görmemizi
engelleyen önemli bir nokta vardır: Bu ibadetler yerine getirilmediği
zaman öncelikle Yüce Allah'a mahsus bir ibadeti aksatmış olmaktan dolayı
günaha girme söz konusu olur.

Bir diğer fark da şudur: Hukukullah sahasını oluşturan ibadetlerin
yerine getirilmesi konusunda ortaya çıkacak herhangi bir ihmal veya
kusur, samimi bir şekilde tevbe edildiği takdirde Yüce Allah tarafından
bağışlanır. Hatta ayet ve hadislerden öğrendiğimize göre, böyle bir
kimse tevbesiz olarak ölmüş bulunsa dahi, Yüce Allah dilerse onu da
bağışlar. Ancak �hukuku'l-ibad� ile ilgili en küçük bir ihmal söz konusu
olduğunda ortaya çıkan vebalin bağışlanması, hak sahibi olan kimsenin
rızasının ve helalliğinin alınmasına bağlıdır.

Hukukullah'ı oluşturan sorumluluklar yerine getirildiği zaman, bunun
ortaya çıkaracağı olumlu sonuçlar sadece belli şahıslara değil, bütün
insanlığa, hatta bütün varlıklara yansır. Zira hukukullah sahasını
oluşturan ibadetler, insanı kemale erdirme özelliğine sahiptir. Kişi
ibadetlerini hakkıyla eda ettiği sürece takvası artacak, ahlâkı
güzelleşecek ve ruhu olgunlaşacaktır. Elbette böyle bir insanın bütün
insanlığa, hatta bütün varlıklara vereceği pek çok şey olacaktır.

Hukuku'l-ibad: Hukuku'l-ibad (kul hakları) kategorisi ise, menfaati
yalnız belli bir şahsa veya gruba mahsus olan hukuktan oluşur. Diyetten
doğan alacak, borcun geri alınması veya gasbedilen bir malın iadesi
böyledir. Böyle durumlarda hakkın yerine getirilmesi yalnızca hak
sahibine dönük bir menfaat sağlar.

Bu söylediklerimiz, hukuku'l-ibad sınıfına giren haklardan sadece
�maddi� olanları anlatır. Bunlar dışında kul hakkı sınıfına giren bir
kısım haklar daha vardır ki, bunları �manevi� haklar olarak
isimlendirebiliriz. Ana-baba hakkı, eşlerin birbirleri ve çocukların
ebeveyn üzerindeki hakları, komşu hakkı, fakirin zengin üzerindeki
hakkı, yönetilenin yönetici üzerindeki hakkı... gibi haklar bu sınıfa
girer. Bunları kısaca müminlerin birbirleri üzerindeki hakları olarak
ifade edebiliriz.

Maddi kul hakları çiğnendiği zaman, hakkı çiğnenen kişi yetkili
mercilere baş vurarak hakkını arar. Adalet mekanizmasının düzgün
işlediği ortamlarda bu türlü hakları geri almak kolaydır. Böyle olduğu
için, başkasının hakkını yemeye meyilli olanlar, normal şartlar altında
buna kolay kolay cesaret edemez. Zira sonunda gasbettiği hakkı zorla
geri ödeme durumu yanında, toplum nezdinde itibar kaybı da söz konusu
olacaktır.

Manevi kul hakları ise böyle değildir. Dedikodu, gıybet, iftira,
hakaret... gibi telafisi maddi bir karşılık ödenerek yerine
getirilemeyen haklar konusunda daha bir hassasiyet göstermek gerekir.
Zira bu gibi manevi hakların ihlali hem daha yaygındır, hem de sonucu
ahirette ilâhi huzurda rüsvaylık ve azap olacaktır.

Maddi olsun manevi olsun, herhangi bir kul hakkının ihlali durumunda,
yapılacak iki şey vardır: Hak sahibine hakkını iade ederek kendisinden
helallık almak ve Cenab-ı Hakk'a tevbe etmek. Yüce Allah dilediği
kimselerin şirk dışındaki bütün günahlarını bağışlayabileceğini haber
verdiği halde (Nisa, 116), kul haklarına karışmamaktadır.

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz bu hassas noktayı son derece çarpıcı bir şekilde şöyle ifade buyurmuştur:

�Kaçmayarak, yalnız Allah'tan sevap bekleyip sabrederek düşmana karşı
durduğun halde öldürülürsen, (elde ettiğin şehitlik mertebesi) senin
bütün günahlarına keffaret olur. Yalnız, (ödemediğin) borçların
müstesna. Bunu bana Cibril söyledi.� (Müslim)

Hukukullah ile hukuku'l-ibadın iç içe olduğu durumlar: Bunlar dışında
üçüncü ve dördüncü sırada gelen birtakım hususlar daha vardır ki, burada
hukukullah ve hukuku'l-ibad iç içedir. Ulema bunları da şöyle bir
sınıflandırma ile değerlendirmiştir:

Hukukullah'ın hukuku'l-ibada göre daha baskın olduğu durumlar ve
hukuku'l-ibadın hukukullaha göre baskın olduğu durumlar. (Pezdevî,
Keşfu'l -Esrâr, 4/134-135)

Zina iftirasını, hukukullahın hukuku'l-ibada göre daha baskın olduğu
durumlara örnek olarak zikredebiliriz. Eğer kendisine iftira atılan kişi
bundan haberdar olmuş ve bunun bir iftira olduğu yargı süreci sonunda
ortaya çıkmışsa, bu durumda zina ifitirası cezası uygulanacaktır.

Her ne kadar burada iftiraya uğrayan kişinin mağduriyeti dolayısıyla bir
kul hakkı doğmuş ise de, bu olayın yol açtığı tahribatın boyutları
hukukullah'ı gündeme getirecektir. Zira bu iftira hadisesi toplumda
zinanın, çirkin sözün, iftiranın ve ahlâksızlığın yaygınlaşmasına
(dolaylı olarak da olsa) hizmet etmiş olmaktadır.

Hukuku'l-ibad'ın hukukullah'a göre daha baskın olduğu durumlara ise,
İslâm Hukuku'ndaki kısas uygulamasını örnek gösterebiliriz. Bir kimse
bir başkasını haksız yere ve bilerek-isteyerek öldürmüşse, burada
hukulullah söz konusudur. Zira Allah Tealâ haksız yere cana kıymanın
haram olduğunu bize bildirmiştir. Ve üstelik burada toplumsal güvenliğin
zedelenmesi söz konusudur.

Buna rağmen bu olayda hukuku'l-ibadın ön plânda olduğunu söylüyoruz. Zira:

- Her şeyden önce bir kimsenin haksız yere hayatına kıyılmış ve dinin
vazgeçilmezlerinden olan �canın korunması� ilkesi ihlal edilmiştir.

- Öldürülenin yakınları, meseleyi yargıya intikal ettirip ettirmemekte serbesttir.

- Dava yargıya intikal ettirildikten ve katile ceza kesildikten sonra
bile maktulün yakınları, herhangi bir maddi karşılık alarak veya
isterlerse almadan sulh yolunu tercih edebilir. (el-Mevsûatu'l-Fıkhiyye,
18/13 vd.)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
@ARDA@
Co AdminCo Admin
avatar

Deliyim
Mesaj Sayısı : 26
Tecrübe Puanı : 70
Teşekkür : 0
Kayıt tarihi : 28/09/13

MesajKonu: Geri: Kul hakları    Paz Eyl. 29, 2013 1:08 am

Allah'ın hakkı: Her olayda, her adımda

Bu yazının başından beri söylediklerimiz, hukukullah ile hukuku'l -
ibad'ın birbirinden tamamen bağımsız olmadığını göstermektedir. Kul
hakkına giren hususlarda hakka tecavüz eden kimsenin somut bir cezaya
çarptırılması bizi aldatmamalıdır. Zira hukuku'l-ibad'a riayet de Yüce
Allah'ın emridir. Dolayısıyla herhangi bir kimsenin hakkına tecavüz
edildiği zaman, aynı zamanda Allah Tealâ'nın emrine karşı gelinmiş
olmaktadır. Yüce Mevlâ bizden kendisine ibadet etmemizi istemektedir.
O'na ibadet ise, O'nun emir ve yasaklarına bir bütün olarak riayet
etmekle mümkündür.

Büyük İslâm Hukukçusu İzzuddîn b. Abdisselâm'ın tesbitlerini kısaca aktararak konuyu toparlamış olalım:

Hukukullah üç kısımdır:

1. Tamamen Allah Tealâ'ya ait olan haklar. İnanılması gereken hususlara iman etmek bu sınıfa girer.

2. Hukukullah ile hukuku'l-ibad'ın birlikte bulunduğu durumlar. Zekât,
sadaka, kefaretler, kurban, hediyeler, vasiyetler, vakıf... gibi
hususlar da bu sınıfa girer. Zira bu gibi hususlarda bir yönden Allah
Tealâ'ya yakınlık amacı, bir yönden de kulların menfaati söz konusudur.

3. Allah Tealâ'nın , Rasulü s.a.v.'in ve diğer bütün mükelleflerin
hukukunun bir arada bulunduğu durumlar. Mesela her üç hukuku bir arada
ifade etmesi dolayısıyla ezan böyledir. Ezanda Allah Tealâ'nın hakkı,
tekbir cümlelerinin söylenmesi ve O'nun birliğine şahitlik edilmesidir.
Rasul -i Ekrem s.a.v. Efendimiz'in hakkı, O'nun peygamberliğine şahitik
edilmesidir. Diğer kulların hakkı ise, namaz vaktinin girdiğinin
kendilerine bildirilmesi ve cemaate çağırılmalarıdır. ( Kavâidu'l-Ahkâm,
s. 129)



DİCLE KENARINDAKİ KOYUNDAN SORUMLU OLMAK

İnanan insan, kanuna karşı gelmemek, cezaya çarptırılmamak için
başkalarının hakkına riayet ediyor değildir. Böyle olamaz, olmamalıdır.
Onun gözettiği Hak rızasıdır; dolayısıyla Hak'tan gelen her şey hürmete,
sevgiye layıktır.

Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz, kul hakkı konusundaki
sorumluluklarımızı, toplumsal hayattaki rollerimiz bakımından şöyle
ifade buyuruyor:

�Hepiniz çobansınız ve hepiniz sorumluluğunuz altında bulunanlardan
mes'ulsünüz. Devlet yöneticisi bir çobandır ve sorumluluğu altında
bulunanlardan mes'uldür. Erkek, ailesinin çobanıdır ve sorumluluğu
altında bulunanlardan mes'uldür. Kadın, kocasının evinde çobandır ve
sorumluluğu altında bulunan hususlardan mes'uldür. Hizmetçi, efendisinin
malından mes'uldür.� (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî)

Evrensel hassasiyet

Bu hadisin başındaki genel ifadeden yola çıkan ulema, sorumluluğunu
üstlendiği hiç kimsesi olmayan, yani tek başına yaşayan kimsenin bile
sorumlulukları bulunduğunu belirterek şöyle demiştir:

Böyle kimse de, kendi âzâları üzerine çobandır. Söz, fiil ve itikat
olarak ilâhi emir ve yasaklara riayet bağlamında insanın organları,
yetenekleri ve hatta duyguları, kişinin sorumluluğunu taşıdığı sürüsü
hükmündedir.

Safahat şairi Akif, müslümanın sorumluluğu altında bulunanlara karşı
hassasiyetini, adalet timsali Hz. Ömer r.a.'ın dilinden şöyle aktarır:

�Kenar-ı Dicle'de bir kurt aparsa bir koyunu,

Gelir adl-i ilâhi sorar Ömer'den onu.�

Bu hassasiyet, müminin, sadece diğer müminleri değil, aynı zamanda bütün
insanları ve hatta bütün canlıları kuşatan ve imandan gelen
merhametinin ifadesidir. Ulema, �Merhamet etmeyene merhamet olunmaz�
(Buharî, Müslim, Tirmizî) hadisini şerh ederken, bu noktaya parmak
basarak şöyle demiştir:

�Bu hadiste, bütün mahlukata karşı merhametli olmaya teşvik vardır.
Dolayısıyla mümin-kâfir, hür-köle bütün insanlar, hatta hayvanlar bu
rivayetin kapsamındadır.�

İnsan hakları mı, kul hakkı mı?

Tam bu noktada, konumuzla yakından ilgisi dolayısıyla �insan hakları�
kavramı ile �kul hakkı� kavramı arasında bir karşılaştırma yapmanın
faydalı olacağına inanıyoruz.

Bilindiği gibi insan hakları kavramı, yakın sayılabilecek bir geçmişte,
Batı'da ortaya çıkmıştır. Ancak bu kavramın ortaya çıkışı durup dururken
olmamıştır. Batılı, yüzyıllar süren bir vahşet ve dehşet süreci
yaşamış, bu süreçte güçlü güçsüzü devamlı surette ezmiştir. Çocuklar son
derece ağır işlerde acımasızca çalıştırılmış, kadınlar kimi zaman
şeytan oldukları gerekçesiyle toplum dışına sürülmüş, kimi zaman mal
gibi alınıp satılmış, fakirlere adeta hayat hakkı tanınmamıştır. �İnsan
insanın kurdudur� sözü Batılılar'a aittir ve yaşamak için başkalarının
hakkına tecavüz etmeyi kanun haline getirmenin ifadesidir.

Böyle bir geçmişten gelen Batılılar, sonunda çareyi, birbirlerinin
hakkına tecavüz etmemeyi, uyulması zorunlu bir yasa olarak kabul etmek
zorunda kalmış ve �insan hakları� kavramı buradan doğmuştur. Bu kavramın
tabiatında, gönülsüz, mecburi bir kabulleniş vardır. Zira Batılı şöyle
düşünür: Eğer ben başkalarının hakkına tecavüzden uzak durursam,
başkalarının da benim haklarıma tecavüz etmemesini beklemeyi hak etmiş
olurum.

Bize ait olan �kul hakkı� kavramında ise, başkalarının hakkına gönülden
riayet vardır, merhamet ve şefkat vardır. Yunus'un dilinde �Yaradılanı
severiz Yaradan'dan ötürü� şeklinde ifade bulan gerçek, mahlukatın
haklarına riayetin, kanunların icbar ettiği bir zorunluluk olduğu için
değil, Yüce Yaratıcı'yı sevmenin ifadesi olduğu için benimsendiğini
anlatır.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
@ARDA@
Co AdminCo Admin
avatar

Deliyim
Mesaj Sayısı : 26
Tecrübe Puanı : 70
Teşekkür : 0
Kayıt tarihi : 28/09/13

MesajKonu: Geri: Kul hakları    Paz Eyl. 29, 2013 1:08 am

Af edilmeyen günah

Mümini diğer insanlardan ayıran en önemli özelliklerden birisinin,
mahlukata karşı merhamet göstermesi olduğunu gördük. Bunun tersi durumda
mümin kul için en büyük bela da, bu dünyadan üzerinde kul hakkı
bulunduğu halde ayrılmaktır. Zira bilir ki, Cenab-ı Hakk'ın, kendisi
için yapılması gereken ibadetlerin ihmalinden olan günahları
bağışlanması samimi bir tevbe ile mümkündür. Ancak kul hakkına
tecavüzden kaynaklanan günahların bağışlanmasını, hak sahibinin
helallığının alınmasına bağlamıştır.

�Ey kavmimiz, dediler, Allah'ın davetçisine uyun ve O'na inanın ki,
günahlarınızdan bir kısmını bağışlasın ve sizi acı bir azaptan korusun�
(Ahkâf, 31) ayetinin tefsirinde şöyle derler:

Burada Allah Tealâ'nın, günahlardan �bir kısmını� bağışlayacağı
belirtilmiştir. Bağışlanacak olan günahlar, Allah hakkıyla ilgili
olanlardır. Kul hakkından doğan günahlar ise, hak sahibinin rızası ve
helalığı alınmadıkça bağışlanmayacaktır.

Ebu Hureyre r.a.'ın rivayet ettiğine göre Rasul-i Ekrem s.a.v. Efendimiz
bir keresinde, �Müflis (iflas etmiş) kişi kimdir bilir misiniz?� diye
sorar. Sahabe, �Bizim aramızda müflis, parası ve eşyası olmayan
kimsedir� diye karşılık verince şöyle buyurur:

�Benim ümmetimden müflis o kimsedir ki, kıyamet gününde namaz, oruç ve
zekât (gibi ibadetlerin sevabıyla), ancak şuna sövmüş; buna zina
iftirasında bulunmuş; ötekinin malını yemiş; berikinin kanını dökmüş;
diğerini de dövmüş olarak gelir. (Mahkeme-i kübrada , hakkına girdiği
kişilerin) her birine onun hesenatından (iyiliklerinden) verilir. Şayet
davası bitmeden hesenatı biterse, onların (hak sahiplerinin)
günahlarından alınarak bunun üzerine yüklenir ve sonra da (günahkâr bir
kimse olarak) cehenneme atılır. İşte asıl müflis kişi budur.� (Buharî,
Müslim, Tirmizî)

Kul hakkına riayetin temeli

Böyle muazzam bir sevgi ve şefkat toplumunun oluşması, öncelikle
müminlerin birbirleri hakkında gözetmeleri gereken bazı hassasiyetlerden
geçmektedir. Alemlerin Efendisi s.a.v.: �Müslümanın müslüman üzerinde
beş hakkı vardır: Selamını almak, aksırdığında �yerhamükellah' (Allah
sana merhamet etsin) demek, davetine icabet etmek, hastalandığında
ziyaretine gitmek ve cenazesinin ardından gitmek� (Müslim) buyururken,
müminin mümine göstermesi gereken yakınlık ve hassasiyetin zirvesini
işaret ediyordu. Zira müminlerin birbirleri üzerinde daha önemli hakları
bulunduğunu bildiren birçok ayet ve hadis bulunduğunu biliyoruz.

Konuyla ilgili bir rivayet şöyledir:

�Birbirinize haset etmeyin! Müşteri kızıştırmayın! Birbirinize
buğzetmeyin! Birbirinize sırt çevirmeyin! Biriniz diğerinin pazarlığı
üzerine pazarlık yapmasın! Ey Allah'ın kulları, kardeş olun! Müslüman
müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez; onu yardımsız bırakmaz; onu
küçümseyip hakir görmez. �Üç defa kalbine işaret ederek� Takva
şuradadır. Kişiye kötülük olarak müslüman kardeşini hakir görmesi yeter.
Müslümanın her şeyi, kanı, malı ve ırzı diğer müslümana haramdır.�
(Müslim)

Bu hadis-i şerif bize, kul hakkının sadece mala, bedene veya herhangi
bir menfaate karşı tecavüzde bulunmaktan ibaret olmadığını ihtar
etmektedir. Bu gibi durumlarda, karşı taraf kendisine yapılan
haksızlığın farkında olduğu için, hakkını arama ve gerekirse kanun gücü
marifetiyle hakkını geri alma imkanı vardır. Ancak gıybet, dedikodu,
kıskançlık, haset, kin gütme, kötü zanda bulunma gibi karşı tarafın çoğu
zaman haberdar olamadığı gizli durumlar da birer kul hakkıdır ve
karşılıksız kalmaları mümkün değildir. Bu gizlilik Allâmu'l-Guyub
(gizlileri bilen) ve kullarının her halinden haberdar bulunan Yüce Allah
tarafından mahkeme-i kübrada açığa çıkarılacak ve hak sahibine hakkı
iade edilecektir.

Bütün bunlar, doğrudan kul hakkına taalluk eden hususlardır ve bunlara
riayet edilmediği zaman ilâhi affa mazhariyet şansı olmayacaktır. Zira
�Kıyamet gününde haklar, mutlaka sahiplerine ödenecektir; öyle ki
boynuzsuz koyun için dahi boynuzlu koyundan kısas alınacaktır.� (Müslim)

Kul hakkının tevbesi

Bilinmelidir ki, kul haklarının ihlalinde aynı zamanda Allah hakkının
ihlali de söz konusudur. Çünkü Yüce Allah zulüm ve haksızlığı
yasaklamıştır. Dolayısıyla başkasına herhangi bir şekilde zulüm ve
haksızlık yapan kimse, hem bu konudaki ilâhi emirlere riayetsizlik etmiş
hem de kul hakkına girmiş olur.

Bu itibarla kul hakkının affı için öncelikle pişmanlık duyarak tevbe
etmeli, bolca iyilik yapmalıdır. Kötülüklere karşı iyilik, gasbettiği
mala karşılık helal malından tasadduk , gıybet ve dedikoduya karşılık
hakkına girdiği kişiyi methetmek ve bildiği iyiliklerini söylemek
gerekir.

Bunlar yalnızca bu konudaki Allah hakkıyla ilgili olarak yapılması
gerekenlerdir. Kul hakları ise yerinde durmaktadır. Bunlar yerine iade
edilmedikçe yukarıda saydığımız ameller de makbul olmayacaktır.

Kul hakkıyla ilgili olarak yapılması gerekenleri ise şöyle ifade
edebiliriz: Karşı tarafa ne türlü bir haksızlık yapılmışsa, dinimizin
hükümleri doğrultusunda hak sahibinin hakkı derhal ödenmelidir.

Gıybet, su-i zan, haset gibi maddi bir karşılığı olmayan hak
ihlallerinde ise, hak sahibine durum açıklanarak helallık istenmelidir.
Hak sahibinden helallık alındıktan sonra da samimi bir şekilde tevbe
ederek, bu kötülükleri silecek iyilikler yapılmalıdır.

İmam-ı Gazalî k.s. şöyle der: �Son zerresine kadar kendisini hesaba
çekmeli ve bunu hesaba çekileceği kıyamet gününden önce yapmalıdır.
Dünyada kendisini hesaba çekmeyenin ahirette muhasebesi zor ve uzun
olur. Kişi, zann-ı galip ve içtihad ile ömrü boyunca zimmetine
geçirdiklerini ve hak sahiplerini teker teker tesbit ettikten sonra,
diyar diyar dolaşarak da olsa bunları bulur, haklarını öder veya
kendileri ile helalleşir. Ancak bu çeşit tevbe tüccar ve benzerleri için
zordur. Çünkü bunların muamelede bunduğu şahıslar çok ve dağınık olduğu
için, onların her birini veya vereselerini bulamayabilirler. Fakat
mümkün olan her çareye baş vurmalıdırlar. Şayet aciz kalırlarsa,
zulümleri ve zimmete geçirdikleri haklar nisbetinde iyilik yapmaya
çalışmalıdırlar. Çünkü ahirette kendi sevapları yetişmezse, hak
sahiplerinin günahları kendilerine yüklenecek ve böylece başkalarının
günahları ile kendileri helâk olacaktır.

Zimmete geçirilen hakların ödenme şekli budur. Kişi, ömrü müsait olduğu
takdirde, yaptığı kötülükler kadar iyilik etmelidir. Bu, hesap
edebildiklerindedir. Ya edemedikleri?! Ya ömrünün vefa edip etmeyeceği?!
İşte bunların hiç biri belli değildir. Bunun için bir an önce faaliyete
geçmelidir ...� (İhya)



BİR SÖZÜ MÜ SAKLAYAMADIN?

Tabiun'un büyüklerinden Hasan-ı Basrî k.s.'ye birisi gelerek şöyle dedi:

- Falan kişi senin hakkında kötü şeyler söylüyor. Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçti:

- Sen onu nerede gördün?

- Evinde misafirdim.

- Misafirlikte ne yedin?

- Şunları şunları yedim.

- Ey nâmert adam! Bu kadar yemeği karnında sakladın da bir sözü mü
saklayamadın? Eğer doğru söylüyorsan benim onunla dört işim vardır:
Dilimle ondan şikâyet etmem, kalbimden ona kin tutmam, dünyada ve
ahirette ona hasım olmam, hak talep etmem. Onunla cennete girmek
isterim. Şimdi kalk, getirdiğini geri götür. Söz getiren, söz götürücü
olur. Ben hakkımı helal ettim; sen de git ondan helalık al.�
(Riyâdu'n-Nâsihîn)



HAKKI OLAN GELSİN

Osmanlı'nın ihtişam ve izzetini yüzyıllar ötesinden terennüm eden
Süleymaniye camii ve külliyesinin inşaatı tamamlanmıştır. Adına yapılan
bu eşsiz eserin açılışı için, Batılılar'ın �Muhteşem Süleyman� dediği
Kanunî, Süleymaniye inşaatında çalışan herkesin toplanmasını ferman
eder; kendilerine hitaben bir konuşma yapacaktır.

Ertesi gün cami avlusunda toplanan kalabalığa hitap etmek üzere,
maiyetindekilerle birlikte gelir, bütün mehabetiyle camiin
merdivenlerini adımlar ve kalabalığa döner. Besmele, hamdele , salvele,
ecdadına ve bütün geçmişlere gönderdiği Fatiha'dan sonra şunları söyler:

- Ey din kardeşlerim, can kardeşlerim!.. Görürüz ki bu cami-i şerif
tamamlanmıştır. Ona emeği geçenlerin cümlesinden Kadir Mevlâm razı
olsun. Hemen söyleyeyim; bu camiin inşaatında çalışıp da hakkını
alamamış yahut az almış kimse varsa, gelip bizden alsın.

Kalabalıktan herhangi bir ses çıkmayınca şöyle devam eder:

- Olabilir ki, hakkını alamamış birisi vardır ve şu anda aranızda
değildir. Burada olanlara ahdimdir: Gelmeyenlere söyleyeler; onlar da
gelip haklarını bizden alalar.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
@ARDA@
Co AdminCo Admin
avatar

Deliyim
Mesaj Sayısı : 26
Tecrübe Puanı : 70
Teşekkür : 0
Kayıt tarihi : 28/09/13

MesajKonu: Geri: Kul hakları    Paz Eyl. 29, 2013 1:09 am

Kul hakkı, geniş bir kavram. Kulun bedenine ve malına yapılan
tecavüzler maddî hukuk, kalp ve ruhuna verilen zararlar ise mânevî hukuk
olarak değerlendirilmeli.



Kulun maddî hukukuna en büyük tecavüz, öldürme hâdisesi. İnsanın yaşama
hakkına son verme, onun bu kâinatla olan bütün münasebetlerini bir anda
kesip atma, kulu, Rabbine ibadetten alıkoyma, İlâhî eserleri
tefekkürden, rahmanî nimetlere şükürden menetme cinayeti.ALLAH ’ı tesbih
eden yetmiş trilyona yakın hücrenin bütün bu tespihlerini bir kurşunla
delip geçme, yahut bir bıçakla kesip atma ihaneti.



Fıkıh âlimlerimiz katlin üç yerde câiz olduğunu söylerler.



- İmandan sonra küfre girme

- evli olduğu halde zina etme

- haksız yere bir insanın kanına girme.



Bunlar dışında insanın hayatına son verilemiyor.





“Kim bir nefsi, kısas yahut yeryüzünde fesat çıkarma sebeplerinin biri olmaksızın öldürürse bütün insanları öldürmüş gibidir.”

(Mâide Sûresi, 32)





mealindeki âyet-i kerimenin tefsiri sadedinde Üstad Bediüzzaman Hazretleri, şu enteresan beyanda bulunur:





“Bir mâsumun hayatı, kanı, hatta umum beşer için de olsa heder olmaz.
İkisi nazar-ı kudrette bir olduğu gibi, nazar-ı adalette de birdir.”

( Sünuhat)

Yâni,ALLAH ’ın sonsuz kudretine nazaran bir insan yaratmakla bütün
insanları yaratmak arasında fark olmadığı gibi, Onun sonsuz rahmet ve
adaleti noktasında da bir insanın katli ile, bütün insanların katli
arasında fark yoktur.



İnsanoğlu her nasılsa, başkalarının hakkını çiğnerken o insanların ’ın
kulu olduklarını unutuyor. “Ben ’ın bir kuluna zulmedersem, Onun kahrına
hedef olurum.” diye düşünemiyor. Bunun içindir ki, kendisine İlâhî
ikazlar geliyor.



Bu rahmanî ikazlara tercüman olma sadedinde Resulü de (asm.) ümmetini defalarca ve değişik şekillerde ikaz etmiştir.



Sadece üç misâl:





“Mazlumun bedduasından sakınınız. Çünkü onun duasıyla arasında perde yoktur.”

(Buharî, Müslim)



“Ümmetimden müflis odur ki, kıyamet günü namaz ve zekâtla gelir. Ama, bu
arada sövdüğü şu kimse, dövdüğü bir başka kimse dahi gelir. Bunun
üzerine kendisinin hasenatından şuna verilir, buna verilir. Üzerinde
haklar bitmeden kendi hasenatı tükenirse, o zaman onların hatalarından
alınır kendisine yüklenir. Daha sonra cehenneme atılır.”

(Müslim)



“Kaçmayarak, yalnız ’tan sevap bekleyip sabrederek, düşmana karşı
durduğun halde öldürülürsen, borçlarından başka bütün günahlarına
kefaret olur. Bunu bana Cibril söyledi.”

(Müslim)





Bu son Hadis-i Şeriften çok önemli bir hakikat dersi alıyoruz: Şehitlik de kul hakkını kaldırmıyor.



ALLAH yolunda canını veren bir mümin bunun büyük mükâfatını görmekle
birlikte, kullara olan borçlarından kurtulamıyor. Zira kul hakkının
affını Cenâb-ı Hak kula bırakmış. Aynı şekilde, samimi tövbe eden bir
müminin de geçmiş günahları affolunuyor, ama kul hakkı bu affa da
girmiyor.





“Tövbekâr olanlar hakkında hukukullah dâvâsı takip edilmez. Ancak hukuk-u şahsiye dâvâsı kalır.”

( Hak Dini Kur’an Dili)






Meselâ, gıybet eden bir insan gıybet ettiği kimseden helâllik almadıkça bu günahın cezasından kendini kurtaramaz.



Kur’an-ı Hakîm’de, ilk bakışta kul hakkı gibi görünen ve kullar
arasındaki adalet esaslarını tespit eden birçok âyetlerden sonra, “İşte
bu ALLAH’ın hudududur, onu tecavüz etmeyin.” mealinde İlâhî ikazlar
gelir. Demek ki, kul hakkını çiğnemek, ’ın hududuna tecavüz olarak kabul
ediliyor. Artık böyle bir cinayeti işleyen insan kime iltica edecek,
kimden yardım dileyecektir?



İnsan,ALLAH ’ın kulu olduğundan onun hukukuna riayetsizlik de İlâhî azabı netice veriyor ve bu noktada hukuklar birleşiyor.




Kendi parmağımızı niçin kesemez, hayatımıza neden kastedemeyiz? Çünkü,
ne beden bizim, ne de ruh. Haneyi harap etmeye de hakkımız yok, misafiri
oradan çıkarmaya da. Yaparsak ne olur?ALLAH ’ın mahlûkatında Onun
rızası dışında tasarrufa kalkışmış oluruz. Bu ise hem hukukullah’a karşı
bir isyan, hem de kul hakkını ihlâldir. Demek ki aynı fiil ile iki
hukuka birden tecavüz ediliyor.

(ALINTI)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kul hakları
Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Tüm hakları saklıdır kodu ? Bilen
» telif hakları

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Dostukların bitmediği yer :: DİNİMİZ İSLAMİYET :: Dini bilgiler ve Diğer dinler..-
Buraya geçin: